Biz çocuklar…

0

aab

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben bu yazıyı, benim gibi yetişmiş olan tüm çocukların adına yazıyorum. Tabii aklımda kalanları anlatmaya çalışacağım…

Siz büyüklere karşı inanılmaz bir donanımla dünyaya geliyoruz. Bir kere kemik yapılarımız sert olmadığı için hemen kırılmıyorlar. Yoksa yandık. Acemi anne ve babaların elinde kırım kırım kırılırız. Kafalarımız da fena değil. Sağlam. Bıngıldaklarımıza önem vermek gerek ama onu da karpuz gibi bastırmazlarsa sorun yok. En önemlisi aklımız. Bizler onların bütün çabalarına rağmen aklımızı yitirmeden büyüdük ya, aferim bize!
3-4 aylık olup da, etrafa daha da dikkatli ve tanıyarak baktığımız, dostlukları pekiştirmek için gülücükler attığımız zaman, hemen karşımıza bir kadın geçer ve “tel sarar” diyerek, eliyle deli işareti yaparak çevirip dururdu. Ben dikkat kesilirdim. Herhalde diğer bebekler de öyle yapıyorlardı? Gülerek sürekli “tel sarar” diyen bu kadın acaba ne demek istiyordu? Tel nerede? Ben niye sarayım o teli? Bir mesaj mı vermek istiyorlardı acaba? “Büyüyünce elektrikçi ol” mu diyorlardı, yoksa telefoncu mu olmalıydım? Bilemiyordum ama telli bir iş olması gerekti. Israr olmasa bu saçmalığa gülüp geçecektim de… Komşu teyzeler gelince de aynı el hareketi yapılarak aynı şeyler tekrarlanıyordu. Üstelik tüm komşu teyzeler aynı şeyleri tekrar ederek ellerini döndürüyorlardı. Ben bu işkencenin bitmesi için bilirmiş gibi yapıyor ve aklımı vererek öğreniyordum ki, kurtulabileyim. Ben de sonunda istenildiği gibi aynı hareketleri yaparak ve ağzımdam tükürükler saçarak katıla katıla gülüyordum. Benim deliliğe güldüğünü bilmiyorlardı.

Aradan bir ay daha geçince bu sefer de “gammazlamak” çıkıyordu ortaya. Parmaklarımı avucumun içine doğru tek tek kıvırarak, “akşam babasına bir bir anlatacak” öğretiyorlardı. Neden anlatayım? Ne biliyorum da ne anlatacağım? Öyle her şey anlatılır mı? Yoksa bu evde kötü şeyler mi oluyordu? Babam iyi adama benziyordu. Onu üzmemek gerekti. Zaten konuşmayı da bilmediğim için akşam gelen babama gülücükler atıyordum “sen merak etme” gibisinden. Bu evde neler olduğunu bilmeyen babam da, ben gülünce mutlu olarak beni kucağına alıyor ve o da havalara atıp tutuyordu. Ben korkudan ölmek üzereydim. Bu tel sarardan da beter bir durumdu. Ucunda ölüm vardı. Bıngıldağım gelişemeden öte tarafa gidecektim. Gözlerimi kocaman açıyordum ve yere inerken sıkıca kapatıyordum ki, başıma geleni bari görmeyeyim. Annem koşarak geliyordu ve altımın kirlendiğini söylüyordu. Haklı. Kirleniyordu. Onlardan 7-8 kat daha büyük biri, onları da havalara atıp tutsa, onların da altı kirlenirdi.

Allahım! Bunlar ne zaman akıllanacaklardı?
Ben biraz daha büyüyünce kendi yemeğimi kendim yemek istedim. Hiç izin yok. Benim hakkımda inanılmaz yargıları var. Kimi “yer” diyor, kimi “yiyemez.” Ama bence asıl telaş etraf kirlenecek diye. Bırakın kirlensin. Az dökeceğim. Öğreneceğim. Ben de yemiyorum. Lokmaları ağzımda tutuyorum. Onlara ders vermek istiyorum ama anlayan kim? “Yemezsen büyümezsin” dediler. Yalan!

Yürürsem özgür olabileceğimi düşünerek gayrete geliyordum. 9-10 aylıkken talimlere başlamıştım. Sıralamak dediklerinden yapıyordum. Emekliyemedim. Beni hiç yere bırakmadıkları için yerlerde gönlümce sürünemedim, o nedenle hemen ikinci aşamaya geçtim. Sıralama için de genellikle odada kimse olmadığı zamanı kolluyordum ve o zaman yapıyordum. Bazen de ayakta tek başıma duruyordum. Tam bunu nasıl başardığımı hesap ederken, dengelerimi kurarken, biri koşarak “düşersin” diye üstüme atlıyordu. Düşüyordum. Beceriksizliğimden değil de panikden. Büyüklerin kısıtlamalarına rağmen yürümeyi başardım ve hayatın ne kadar zor olduğunu daha da iyi anladım. Elimi neye atsam “cızz”. Ne demekse bu cız. “Elleme” demek olmalıydı. Ama cız mız ben gene de merak ettiklerimi yokluyordum. Ağzıma alıyordum. Sert mi yumuşak mı, sıcak mı soğuk mu anlamaya çalışıyordum. Etrafı kolluyordum. Bir yaşıma geldiğim zaman en iyi yaptığım iş etrafı kollamaktı. Büyükler olmadan yapılabileceklerin listesi kafamda yavaş yavaş oluşmaya başlıyordu.

Tam ulaştığım rahatlıkların tadına varacakken, büyüyorum ya, yeni icatlar çıkıyor karşıma. Bir gün artık vaktin geldiğine inandılar ve tuvalete, oturak dedikleri bir şey koydular. Bezimi altımdan almaya kararlıydılar. Oysa ben bezimle gayet de iyiydim. Benim olan, bana ait olan kakamı tuvalete atmak, üstüne de suyu boşaltarak gitmesini izlemek çok acıydı. Bazen babam, bazen de annem sıra ile kendi oturaklarına oturarak bana ne yapmam gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı. Benim bezimi kaptırmama savaşlarım sürerken, en eğlendiğim zamanlar perdenin arkasına saklanarak yaptığım çişlerdi.Oraya buraya çiş ve kaka yaparak bezime kavuşacağımı zannnediyordum. Fakat başaramadım. Anladım ki, popom donsa da artık bezsiz bir hayata alışmalıydım. Büyüyordum. Öğrenmek, denemek, yeniden denemek, her şeye dikkat etmek, yürümek, çiş tutmak, yemekleri çiğnemek, konuşmak çok zor işlerdi. Ama yapabiliyordum. Bir de o ilgi yok mu? Zaman zaman sıkıcı olsa da, çok hoşuma gidiyordu. Herkes etrafımda pervane oluyordu. Ne hoş.

Mutlu mutlu büyürken, bir gün annem “kardeş gelecek” demez mi? İşte o an yıkıldım. Kimbilir başıma daha bilmediğim neler gelecekti. Fakat sıkıntımı çabuk atlattım. Ben büyüklere alışmıştım. Kardeşime de yol gösterecektim.

Share.

About Author

Leave A Reply